İklim değişikliği ve su — Daha sıcak okyanuslar, seller ve kuraklıklar

Dili değiştir
Article Yayınlandı 20.11.2018 Son değiştirilme 14.02.2019
11 min read
İklim değişikliği su kaynakları üzerindeki baskıyı arttırıyor. Sel ve kuraklıklardan okyanus asitleşmesine ve yükselen deniz seviyelerine kadar, iklim değişikliğinin su üzerindeki etkilerinin önümüzdeki yıllarda şiddetlenmesi bekleniyor. Bu değişimler, Avrupa çapında eylemleri harekete geçiriyor. Şehirler ve bölgeler, sellerin etkisini azaltmak için daha sürdürülebilir, doğa bazlı çözümler kullanarak ve kuraklıklarla baş edebilmemiz için suyu daha sürdürülebilir, daha akıllı yollarla kullanarak buna ayak uydurmaya başladı bile.

 Image © Radila Radilova, WaterPIX / EEA

Avrupa iklim değişikliğinden etkileniyor39 ve bu etkiler sadece karada hissedilmiyor. Avrupa’nın su kaynakları, yani göller, nehirler ile kıtayı çevreleyen okyanus ve denizler de etkileniyor. Dünya yüzeyini kaplayan su karadan daha fazla olduğundan, 1950’lerden40 bu yana gezegenin ısınmasının yaklaşık %93’ünden okyanusların ısınmasının sorumlu olması şaşırtıcı değil. Bu ısınma atmosferde daha fazla güneş enerjisi sıkışmasına neden olan artan sera gazı emisyonlarının, en önemlisi de karbondioksidin bir sonucudur. Sıkışan ısının büyük kısmı okyanuslarda depolanıyor. Su sıcaklığını ve dolaşımını etkiliyor. Artan sıcaklıklar aynı zamanda kutuplardaki buz tabakasını da eritiyor. Küresel buz ve kar örtüsünün toplam alanının küçülmesi sonucu uzaya geri yansıtılan güneş enerjisi azalıyor ve gezegen daha da ısınıyor. Bu da sonuç olarak okyanuslara daha fazla tatlı su girmesine ve akıntıların daha da değişmesine sebep oluyor.

Avrupa’nın kıyı kesimlerindeki deniz yüzeyi sıcaklıkları küresel okyanuslarınkinden41 daha hızlı yükseliyor. AÇA raporu Avrupa’da iklim değişikliği, etkileri ve hassasiyet 2016’ya göre, su sıcaklıkları deniz yaşamının en güçlü düzenleyicilerinden biri ve sıcaklıktaki artışlar su altında, deniz canlı türlerinin dağılımında ciddi değişiklikler de dahil, halihazırda büyük değişimlere sebep oluyor. Örneğin, Kuzey Denizi’ndeki morina balıkları, uskumrular ve ringa balıkları, besin kaynakları olan kopepodları takip ederek tarihsel bölgelerinden kuzeye, daha serin sulara doğru göçüyorlar. Ticari balık sürülerinin göçü de dahil olmak üzere bu değişikliklerin balıkçılığa dayanan ekonomik sektörleri ve toplulukları etkileyebileceğine kesin gözüyle bakılıyor. Yükselen su sıcaklıkları, Baltık Denizi bölgesindeki vibriyoz enfeksiyonları gibi su kaynaklı hastalık riskini de arttırabilir42.

Tuzluluk oranlarından asitleşmeye kadar pek çok değişim yolda

İklim değişikliği deniz sularını diğer açılardan da etkiliyor. Esasen Pasifik ve Hint Okyanusu’nda sıcaklıkların yükselmesinden kaynaklı olarak mercan kayalıklarında yaşanan dramatik şekilde yaygın ağarmaya43 dair son haberler, dikkatlerin ‘okyanus ısı dalgalarının’ yerel deniz ekosistemleri üzerindeki etkilerine çekilmesini sağladı. Su sıcaklığı ve tuzluluğu veya oksijen seviyeleri gibi kritik yönlerden herhangi birinde yaşanacak küçük bir değişiklik bile bu hassas ekosistemler üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabilir.

Örneğin yarı kapalı bir deniz olan Baltık Denizi’ndeki deniz yaşamı yerel tuzluluk ve oksijen44 seviyeleri ile yakından bağlantılıdır. Görece yüksek tuzluluğa ve oksijen seviyelerine sahip Kattegatt’ta 1000’den fazla deniz türü yaşıyor ama bu sayı tatlı su türlerinin hakim olmaya başladığı Bothnia Körfezinin kuzey kesimlerinde ve Finlandiya Körfezinde yalnızca 50 türe iniyor. Birçok iklim projeksiyonu, Baltık Denizi bölgesinde daha yüksek yağışın, Baltık Denizinin kimi kesimlerinde suyun tuzluluğunda bir düşüşe45 sebep olabileceğini ve bunun farklı türlerin nerede yaşayabileceğini etkileyeceğini gösteriyor.

Balık Denizi’ndeki su sıcaklıklarında iklim değişikliği kaynaklı bir yükseliş, deniz yaşamı46 için uygun olmayan oksijeni tükenmiş ‘ölü alanlar’ın daha da genişlemesine de neden olabilir. Akdeniz’in, yüksek buharlaşma ve düşük yağış nedeniyle sıcaklıklarda ve ayrıca tuzlulukta bir artış yaşayacağını tahmin ediliyor.

Gezegenimizin en büyük karbon yutakları olan okyanusların, Sanayi Devrimi’nden bu yana insanlar tarafından salınmış karbondioksidin %40’ını emdiği tahmin ediliyor. Nature dergisinde yayınlanan bir çalışma[i], okyanus dolaşım modellerindekideğişimlerin, okyanusların ne kadar karbondioksit tutabileceğini etkilediğini belirledi. Okyanusların atmosferden karbondioksit yakalama kapasitesindeki herhangi bir düşüşün atmosferdeki genel karbondioksit konsantrasyonunu arttırması, dolayısıyla iklim değişikliğini daha da şiddetlendirmesi muhtemel.

Daha fazla karbondioksidin okyanus tarafından absorbe edilip karbonik asidin üretildiği asitleşme de büyüyen bir tehdit. Kalsiyum karbonattan kabuk üreten midyeler, mercanlar ve istiridyeler, deniz suyunun azalan pH’ı onları daha kırılgan ve hassas hale getirdiğinden kabuklarını veya iskelet malzemelerini üretirken zorlanıyorlar. Asitleşme su bitkilerinde fotosentezi de etkileyebiliyor.

Avrupa’nın da bu duruma karşı bağışıklığı bulunmamaktadır. Avrupa’yı çevreleyen suların önümüzdeki yıllarda daha da asitleşmesi48 bekleniyor. Su pH seviyelerinde gözlemlenen düşüşler dünya genelinde okyanuslar arasında ve Avrupa denizlerinde neredeyse aynı. Avrupa’nın en kuzeyindeki denizler olan Norveç Denizi ve Grönland Denizi’nde pH düşüşleri, aslında küresel ortalamadan daha büyük.

Hollywood senaryosu gerçek mi oluyor?

Olağandışı ve ekstrem hava koşulları çoğu zaman manşetlere çıkıyor ve sinemaya seyirci çekiyor. Dolayısıyla su ve iklim değişikliğinin birleşimi, film yapımcıları için mükemmel bir karışım sunuyor. Avrupa ve Kuzey Amerika’nın, Atlantik Okyanusu’ndaki Gulf Stream akıntısının durması sonucunda yeni bir buzul çağına girişini anlatan 2004 yapımı bilim kurgu filmi Yarından Sonra, iklim değişikliğinin tehlikelerini sinema izleyicilerine duyurmuş oldu. Yeni araştırma49, bu gibi dehşet verici aşırılıklar ihtimal dışı olsa da, iklim değişikliğinin resmi olarak Atlantik Meridyonel Devinim Dolaşımı (veya AMOC) olarak bilinen Atlantik Okyanusu’ndaki karmaşık bir dolaşımı sisteminin parçası olan Gulf Stream akıntısını ve diğer akıntıları gerçekten de etkilediğini gösteriyor. Başka yeni çalışmalar50, Atlantik dolaşımının en azından 1600 yıldır en zayıf döneminde olduğunu gösteriyor ve akıntının zayıfladığına veya yavaşladığına işaret ediyor.

Atlantik dolaşımı, sıcak suyu Meksika Körfezi ve Florida kıyısından Kuzey Atlantik ve Avrupa’ya taşıyan bir taşıyıcı bant şeklinde çalışıyor. Kuzeyde sıcak su akıntısı soğuyarak yoğunlaşıyor ve alçalıyor, böylelikle güneye dönerken serin suyu getiriyor. Akıntı batı Avrupa’yı ısıtan bir termostat vazifesi görüyor.

Çalışmalara göre Atlantik dolaşımında gözlemlenen zayıflama, kuzey Atlantik’in kimi kesimlerinde deniz yüzeyi sıcaklıklarının düşmesine neden oldu. Bu muhtemelen Kuzey Kutbu ve Grönland’daki tatlı su buzlarının erimesinden ve eriyen tatlı suyun Atlantik dolaşımının önemli bir bileşeni olan Kuzey Atlantik kutupaltı akıntısının51 kimi kesimleri üzerindeki etkisinden kaynaklanıyor. Okyanus akıntıları su akıntılarının farklı derinliklerden akış şeklinden, nerede battıklarından, üst katmanlara çıkmadan önce ne kadar hızlı ve ne kadar derin battıklarından vs. etkilenirler.

Seller, kuraklıklar ve diğer aşırı hava olayları artıyor

Avrupa’da dikkatler aşırı hava olaylarının artışına odaklanmış durumda. 2017-2018 kışının Avrupa’nın birçok kesimine olağan dışı derecede soğuk Kutup rüzgarları getiren ‘kutup girdabı’ veya ‘doğudan gelen canavarından’, 2017 yazına gelen ‘Lucifer sıcak hava dalgasına’  52 kadar, Avrupalılar daha fazla olağan dışı sıcaklık olayları bekleyebilir.53

İklim değişikliğinin kilit unsurlarından biri, suyu okyanuslarımızdan atmosfere, karaya, nehirlere ve göllere ve ardından yeniden denizlerimize ve okyanuslarımıza kesintisiz şekilde dağıtan Dünya su döngüsü54 üzerindeki etkisidir. İklim değişikliği atmosferdeki su buharı seviyelerini arttırıyor ve su bulunabilirliğini daha az öngörülebilir hale getiriyor. Bu kimi yerlerde daha yoğun yağmur fırtınalarına, kimi yerlerde ise, özellikle yaz ayları sırasında çok şiddetli kuraklıklara sebep olabilir.

Avrupa’daki birçok bölge, Avrupa’da iklim değişikliği, etkileri ve hassasiyet55 başlıklı AÇA raporuna göre halihazırda daha şiddetli sel ve kuraklık olayları ile yüz yüze kalıyor. Buzullar eriyor; kar ve buz örtüsü küçülüyor. Yağış modeli değişiyor, genel olarak Avrupa'daki nemli bölgeleri daha nemli ve kuru bölgeleri daha da kuru hale getiriyor. Aynı zamanda, ısı dalgaları, şiddetli sağanak ve kuraklık gibi iklim ile ilgili aşırılıklar, sıklık ve yoğunluk bakımından artıyor.

Bir iklim değişikliği noktası olacağı öngörülen güney ve güneydoğu Avrupa’da daha aşırı ısı dalgaları görülmeye başlandı bile. İnsan sağlığı üzerindeki etkilerine ek olarak aşırı ısı daha yüksek buharlaşma oranlarına sebep oluyor ve bu çoğu zaman zaten su kıtlığı yaşayan yerlerde su kaynaklarının daha da azalmasına yol açıyor. 2017 yazında, rekor bir yüksek sıcaklığa ulaşarak 40 °C’nin üzerine çıkan ‘Lucifer sıcak hava dalgası’ İber Yarımadası’ndan Balkanlar ve Türkiye’ye dek Avrupa’nın güney bölgelerini vurdu. Aşırı sıcaklıklar sayısız can aldı ve kuraklığa yol açtı, bu ise mahsullere zarar verdi ve yangınlara yol açtı. Süregiden kuraklık koşulları ile birleştiğinde orman yangınları tehlikesini arttıran bir ısı dalgasını takiben, Portekiz’i sayısız ölümcül yangın vurdu.

İklim değişikliği nehirlerin ve göllerin ortalama su sıcaklığını arttırarak buz örtüsü mevsimlerinin uzunluğunu da kısalttı. Bu değişiklikler, kışın artıp yazın azalan nehir akıntıları ile birlikte, su kalitesi ve tatlı su sistemleri üzerinde önemli etkilere sahiptir. İklim değişikliğinin tetiklediği bu değişikliklerden bazıları su habitatları üzerindeki kirlilik dahil diğer baskıları şiddetlendiriyor. Örneğin azalan yağış nedeniyle daha yavaş bir nehir akışı, kirliliği seyreltmek için daha az su olacağından, daha yüksek kirletici konsantrasyonları ile sonuçlanacaktır.

Planlama ve adapte olma

Sera gazı emisyonlarını azaltarak iklim değişikliğini hafifletmek, AB’nin iklim değişikliği politikalarının merkezinde yer alıyor. Ancak daha fazla sel, kuraklık, deniz seviyelerinin yükselmesi ve diğer aşırı hava olaylarına dair beklenti ve öngörüler AB genelinde kamu kurumlarını yeni iklim gerçekliklerine adapte olmak için giderek daha fazla önlemler almaya itiyor. Daha az su kullanımı ve israfın önlenmesi bu adaptasyon stratejilerinin kilit bir unsuru. Avrupa ülkeleri stratejilere ve adaptasyon planlarına56 sahip ve iklim değişikliğinin etkileri ile başa çıkmalarına yardımcı olacak hassasiyet ve risk değerlendirmeleri yaptılar.

Hedeflenen AB mevzuatı, bu gibi risk ve hassasiyet değerlendirmelerini destekliyor. Özellikle de AB Sel Direktifi,57 Üye Devletlerin iç suları ve kıyıları boyunca sel riski altındaki bölgeleri belirlemesini, iklim değişikliğinin öngörülen risklerini hesaplamasını ve bu riskleri azaltmak için tedbirler almasını gerektiriyor.

Adaptasyon eylemlerine, yoğun beton kullanımı nedeniyle teknik olarak ‘gri adaptasyon’ denilen inşaat projeleri hakim oldu. Sadece kültürel mirası için değil düzenli sel baskınlarıyla da bilinen ikonik Venedik şehri buna bir örnek. İklim değişikliği kaynaklı olarak yükselen deniz seviyelerinin şehirdeki sel baskınlarını daha da sıklaştıracağı bekleniyor. Bu yüzden Venedik, aşırı yüksek gelgitler halinde yükseltilebilecek su altı bariyerleri inşa etmek gibi iddialı, milyar Euro’luk projelere girişti. Ancak projenin, St Mark Meydanı gibi düzenli olarak sel yaşanan alçak noktalarındaki selleri önlemesi muhtemel değil.

Hollanda da yüzyıllardır suyu dışarıda tutmak için setler ve kıyı bariyerleri inşa ediyor. Ancak bu yapıların yetersizlikleri görüldükten sonra Hollanda makamları artık sel riskini kontrol altına almak için inşaat ile doğal yolların bir karışımına geçiyor. Resmi makamların elindeki bütçenin azalması ve iklim değişikliğinin etkilerinin artması nedeniyle, giderek daha fazla şehir, bölge ve ülke iklim değişikliğine daha sürdürülebilir bir yanıt bulmak için daha çevre dostu, doğa bazlı çözümlere yüzünü dönüyor. Örneğin park ve ormanlara benzer şekilde nehirler ve göller gibi ‘mavi alanlar’ da bir soğutma etkisine sahip olabilir ve özellikle de yoğun betonlaşma nedeniyle çevresindeki alanlardan daha sıcak olan şehirlerde ısı dalgalarına karşı çare sunabilir. Şehirlerdeki mavi ve yeşil alanlar şiddetli yağış ve seller sırasında aşırı suyun bir kısmını yakalayıp depolayabiliyor ve böylece zararı azaltmaya yardımcı olabiliyor.

Yüzlerce şehir, bölge ve çok sayıda ülke şu anda iklim değişikliğine adapte olmak ve sonuçlarını hafifletmek için önlemler almakta ve küresel düzeyde en iyi uygulamaları paylaşmak için koordine olmakta58. Giderek daha fazlası , sellerin veya kuraklıkların verdiği zararı en aza indirmek ve bir yandan da çevreye değer katmak ve yerel halkın yaşam kalitesini arttırmak için yenilikçi teknikler kullanıyorlar. Her ikisinin de ısı izolasyonunun yanı sıra sel sularını tutmanın ve soğutma sağlamanın bir yolu olabileceği, Hamburg ve Basel’deki bitkiyle kaplı çatılar ve Rotterdam’daki daha fazla yeşil park bunlar arasında sayılabilir.

Bazı adaptasyon önlemleri tarım gibi spesifik su yoğun sektörlerde su kullanımını hedefliyor. Örneğin, kuraklıkların etkilerini hafifletme amacıyla, Portekiz’in güneyindeki Alentejo bölgesinde bir çiftlik59, bir dizi sürdürülebilir ekim tekniği uyguladı. Toprak verimini ve kuraklık koşullarına direncini arttırmak için mahsulleri çeşitlendirme ile birlikte ağaç ve çalılıkları kullanan bir toprak kullanımı yönetimi tekniği olarak tarımsal ormancılık bunlar arasında sayılabilir. Su tüketimini azaltan damla sulama ve yerel hayvanları ormanlık mera arazilerinde otlatma da kullanılıyor.

En iyi yol bizi bekleyen etkileri görmek ve bunlara zamanında ve iyi hazırlanmaktır. Neyse ki Avrupa genelinde halihazırda test edilmiş ve uygulanmakta olan çok sayıda önlem ve yaklaşım var. Avrupa’nın adaptasyon portalı Climate-ADAPT60 üzerinden erişilebilen bu bilgiler, benzer sıkıntılarla yüz yüze olanlara ilham kaynağı olabilir.



[i] https://www.nature.com/articles/nature21068

İlgili içerik

Haberler ve makaleler

İlgili göstergeler

Global and European temperature According to different observational records of global average annual near-surface (land and ocean) temperature, the last decade (2008–2017) was 0.89 °C to 0.93 °C warmer than the pre-industrial average, which makes it the warmest decade on record. Of the 17 warmest years on record, 16 have occurred since 2000. The year 2017 was one of the world’s three warmest years on record together with the years 2016 and 2015.  The average annual temperature for the European land area for the last decade (2008–2017) was between 1.6 °C and 1.7 °C above the pre-industrial level, which makes it the warmest decade on record. In Europe, 2017 was colder than the previous 3 years.  Climate models project further increases in global average temperature over the 21st century (for the period 2081–2100 relative to 1986–2005) of between 0.3 °C and 1.7 °C for the lowest emissions scenario (RCP2.6) and between 2.6 °C and 4.8 °C for the highest emissions scenario (RCP8.5). All UNFCCC member countries have agreed on the long-term goal of keeping the increase in global average temperature to well below 2 °C compared with pre-industrial levels and have agreed to aim to limit the increase to 1.5 °C. For the three highest of the four RCPs, the global average temperature increase is projected to exceed 2 °C compared with pre-industrial levels by 2050. Annual average land temperature over Europe is projected to increase by the end of this century (2071–2100 relative to 1971–2000) in the range of 1.0 °C to 4.5 °C under RCP4.5 and 2.5 °C to 5.5 °C under RCP8.5, which is more than the projected global average increase. The strongest warming is projected across north-eastern Europe and Scandinavia in winter and southern Europe in summer. The number of warm days (those exceeding the 90th percentile threshold of a baseline period) have doubled between 1960 and 2017 across the European land area. Europe has experienced several extreme heat waves since 2000 (2003, 2006, 2007, 2010, 2014, 2015 and 2017). Under a high emissions scenario (RCP8.5), extreme heat waves as strong as these or even stronger are projected to occur as often as every two years in the second half of the 21st century. In southern Europe, they are projected to be particularly strong.

Related infographics

İlgili yayınlar

Ayrıca bkz.

Geographic coverage

Temporal coverage

Belge İşlemleri
kategorileri: